13 Mart 2010 Cumartesi

Cihangir'de Bir Gün

Öncelikle şunu söyleyeyim sonunda bu susam sokağını buldum - resimde görüldüğü üzere-. Bu ismi beyoğlu belediyesi TV programından önce mi vermişti sonra mı vermişti bilmiyorum ama görünce hoşuma gitti.
Cihangir'de susam sokağından başka birde hamburgerci var ki ondan da bahsetmeden edemeyeceğim. Adı Fol uzun hali ise Fol in Love. Menüsünde bisürü hamburger var, hatta Amerika'da bu kadar hamburger yapan yer bulamazsınız. Ben mini burgerleri denedim, 6 tanesi 2 kişiye yetiyor. Mini burgerlerimi yerkende diğer masalara giden çeşit çeşit hamburgerlerde gözüm kaldı. Bir küçük ve sade bir yer ama amacına sonuna kadar hizmet eden tam bir burgerci olmuş. Adresi ise Cihangir caddesi 16/A. Cihangire gidip bir türlü cihangir caddesini bulamamız haricinde gayet güzeldi bugün. Uzun uzun aramalarımızdan sonra Armağanın aklına telefondaki gps geldi ve zorda olsa bulduk caddeyi. Çok enteresan ama cihangirde kimse cihangir caddesinin yerini bilmiyor. Fol'dan çıkıp kızılkayalarda ıslak hamburger yememiz tamamen armağanın suçu, böyle mükemmel lezzetlerden sonra ıslak hamburger biraz tatsız oldu ama işte bugünde böyle hamburgerle geçmiş oldu.

Aslında bugün cihangirde başlamadı. CNR da ki güneş enerjisi fuarıyla başladı gün ve çok ilginç bazı bilgiler öğrendim Almanlardan bu bilgileri paylaşayım istedim. Toplam elektrik tüketiminde aydınlatmaya ayrılan pay kuzey amerikada %20 asyada %20 AB de %16 Almanya'da %10 imiş. Avrupa'nın tamamının enerji tasarruflu lambalara geçmesiyle yılda %60 oranında enerji tasarrufu sağlanabilecekmiş. Ve bununla birlikte iklime zarar veren CO2 emisyonlarının yaklaşık 24 megaton oranında azalmasının mümkün olduğu düşünülüyormuş. Böyle bir imkan varken hala harekete geçmeyen hükümetlerin küresel ısınma konusunda samimiyetsiz dvrandıklarını düşünüyorum. Bu tasarruflu lambalara geçmek çok zor olmamalı herhalde.

03 Ocak 2010 Pazar

Türk Lirası


Almanya’da uzun bir süre önce yayınlanan bir yarışma programında Türk Lirasının dalga konusu olmasına çok sinirlenmiştim. Program sunucusu yarışmacı adaylara bir soru yöneltiyor ve onlara bu soruyu bilmeleri halinde 1 milyon vaat ediyordu. Sonunda da soruyu doğru cevaplayan adaya sunucu 1 milyon Türk Lirası veriyordu. O zamanlar milli paramız, üzerinde menemen testisi gibi sıra sıra dizilen sıfırlar yüzünden utanç ve dalga konusu idi. Paramızın üzerinde neden bu kadar sıfır olmasının nedenleri de say say bitmez gerçi ama neyse… Şimdi hepimizin bildiği gibi bundan kısa bir süre önce ulusal paramız 6 sıfırını attı. Yani bir nevi namus’u kurtardık!

Ulusal paramız, ülke içinde kullandığımız ve ülke dışında da değeri olan bir paradır. Biz her ne kadar varlığını inkâr etsek bile bu durum böyledir. İnkâr etmek ne demek bunu biraz düşünelim... Bugün, çoğu alışverişlerde tüketim maddeleri döviz ile satılmaktadır. Emlak alım, satımları ve kiralama hizmetleri yine döviz ile yapılmaktadır. Hatta ne yazık ki vakıf üniversitelerinin harç ücretleri bile döviz kuru ile hesaplanarak ve bu yöntem kullanılarak belirlenmektedir. Alış-veriş faaliyetlerinin, ülkemizde ulusal paramız haricinde döviz ile yapılması kabul edilemezdir. Bir para birimi düşünün ki kendi topraklarında bile rağbet görmüyor. Böyle bir şey olabilir mi?

Yabancı bir arkadaşım birkaç yıl önce bana şöyle demişti:”Türkler çok pratik zekâlı, özellikle matematik hesapları çok kuvvetli”… Onun kastettiği pratik zekâ ve kuvvetli matematik hesabının kaynağı; bizim yıllardır çeşitli döviz kurundaki meblağları Türk Lirasına hızla çevirmekten kaynaklanan cebirsel bir melekemiz idi. Ulusal paramız ulusal bir değerimizdir. Sahip çıkıp, gerekli özeni göstermezsen, bu hassasiyeti senden olmayanlardan da bekleyemezsin.


Şerefinize...

UHK...

http://twitter.com/ulashalit

01 Ocak 2010 Cuma

Güven

Devlet ile ilgili olarak ünlü Romalı tarihçi Gaius Cornelius Tacitus şöyle buyuruyor: “Devlet ne denli bozulmuşsa kanunların sayısı da o denli çoktur.” Yine Tacitus’a biraz muhalif olarak Antik Yunanlı şair Sophokles; “Korkuya yer vermeyen bir devlette, kanunlar hiçbir zaman gerekli saygıyı görmezler.” sözü ile devlet’ten kaynaklanan toplumsal korkulara farklı bir bakış açısını getiriyor. Bu iki söz son zamanlarda devlet’ten kaynaklanan toplumsal ve bireysel korkuları düşünmeme fırsat verdi.

Demokratik bir ülkede giderek azalan demokrasi paylaşımının birey’in devleti ile karşılıklı olan güven birliğine zarar vereceğini düşünüyorum. Her türlü fikre açık olmak, tartışabilmek, eleştirebilmek büyük bir zenginliktir. Bugün birey’in iktidar ile aynı düşüncede olmama durumunda sergilenen tahammül ölçüsü; birey’in devlet tarafından kaynaklanan bir korku ile baş başa kalmasını tetiklemektedir.

Özellikle son zamanlarda gördüğüm bir tuhaflıkta şudur; her türlü eylemin veya demokratik eleştirinin kolluk kuvvetleri tarafından şiddet kullanarak engellenmesi ve eylemcilerin en doğal hakları olan bireysel eleştirinin kısıtlanmasıdır. Milletin vekilinin bile bireysel düşüncesine uygun bir eylemde(Tekel), zor kullanılarak ayarsız bir şiddet ile cezalandırılmasını bu şiddet ortamında hep beraber gördük.

Bugün konuştuğum çoğu kişi nedenini bilmeden gözaltına alınmaktan, uzun bir müddet nedenini bilemeden özgürlüğünün kısıtlanmasından ve yine nedenini bilemeden herhangi bir şiddet ile karşı karşıya kalmaktan çekiniyor. Kuralları birey ve bireyin bulunduğu eksenden bağımsız bir biçimde eksiksiz uygulanan, eğitim ile ehemmiyetleri ilgililerine iyice anlatılan bir Hukuk sistemine ve bu sistemin bağımsız olarak yürütülmesine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var diye düşünüyorum. Uzun yıllar önce bir yöneticimin bana şunu dediğini hatırlıyorum: -“Bak; senin dediğin gibi evet her insan eşittir ama bazıları daha eşittir.” İşte bu düşüncede betimlenen bazıları olduğu müddetçe adil ve önyargısız bir Devlet-Birey güveninden söz edemeyeceğiz.

Şerefinize...


UHK..


http://twitter.com/ulashalit

16 Aralık 2009 Çarşamba

Vizyon



“Bugün Sovyetler Birliği, dostumuzdur; komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bu günden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya-Macaristan gibi parçalanabilir, ufalabilir. Bugün elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni bir dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir… Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inanci bir özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanır. Manevi köprüleri sağlam tutarak. Dil bir köprüdür… İnanç bir köprüdür… Tarih bir köprüdür… Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimizin içinde bütünleşmeliyiz. Onların (Dış Türklerin) bize yaklaşmasını beklememeliyiz. Bizim onlara yaklaşmamız gereklidir…”

29 Ekim 1933

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Vizyon; yüksek zekanın yürek ile birleşerek güçlü bir irade de duruşudur. İnanmak, çalışmak, düşünmek ve cesaret sağlam bir vizyon temeli için gereklidir. Vizyon; yüksek bilinç ile yaşam farkındalığını vurgular... 76 yıl önce Gazi'nin gördüğü bugün, ileri görüşlülükten daha yüksek ve derin kavramlar ile anlatılmalıdır. Şüphesiz yüksek vizyon bilinci yaşama ve zamana farkındalığın ötesinde keskin bir duruşu betimler...

Şerefinize...
UHK

07 Aralık 2009 Pazartesi

Ben Ölürsem...

Ben ölürsem
Akşamüstü ölürüm
Şehre simsiyah bir kar yağar
Yollar kalbimle örtülür

Parmaklarımın arasından
Gecenin geldiğini görürüm
Ben ölürsem akşamüstü ölürüm

Ben ölürsem
Akşamüstü ölürüm
Yüzümü bir çiçeğe gömüp
Ağlamak gibi isterim

Çocuklar sinemaya gider
Derinden bir tren geçer
Ben ölürsem akşamüstü ölürüm

Ben ölürsem
Akşamüstü ölürüm
Alıp başımı gitmek isterim
Bir akşam bir kente gideyim

Kayısı ağaçları arasından inip denize bakarım
Bir tiyatro seyrederim
Ben ölürsem akşamüstü ölürüm


Edip AKBAYRAM...


Şerefinize


UHK...

02 Aralık 2009 Çarşamba

İnanın Çocuklar

Güzel günler göreceğiz çocuklar. Motorları maviliklere süreceğiz…
Çocuklar inanın, inanın çocuklar… Güzel günler göreceğiz güneşli günler…
Hani şimdi bize cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır.
Yalnız cumaları, yalnız pazarları…
Hani şimdi biz bir peri masalı dinler gibi seyrederiz ışıklı caddeler de mağazaları…
Hani bunlar yetmişyedi katlı yekpare camdan mağazalardı…
Hani şimdi biz haykırırız.
Cevap: Açılır kara kaplı bir kitap ZİNDAN!!!
Kayış kapan kolumuzu, kırılan kemik! kan!...
Hani şimdi bizim soframıza haftada bir et gelir…
Ve çocuklarımız işten eve sapsarı iskelet gelir.
Hani şimdi biz inanın güzel günler göreceğiz çocuklar.
Güneşli günler göreceğiz, motorları maviliklere süreceğiz çocuklar…
Işıklı maviliklere süreceğiz…
Edip AKBAYRAM...
Şerefinize..
UHK...

29 Kasım 2009 Pazar

Evlilik Üzerine...

Yaşımmı büyüdü ne, yada kulağım daha mı iyi duyuyor bilemem; insanlarda bastırılması güç bir evlilik dürtüsünün şekillendiğini artık iyice fark edebiliyorum.. Özellikle 27-32 yaş arasındaki kız ve erkekler üzeründe yapmış olduğum sosyal gözleme göre insanlar evlenmek için inanılmaz bir çaba içerisinde yarışmakta... Hani aşkın her şeyden önemli olduğu duygusu, yaşadığımız çağın kuralları üzerinde çokta etkili değil... İnsanlar artık şu noktada, ben evleneyimde karşımdaki sadece nefes alsın yeter. Ee peki sen bu adama aşık değilsin ki; olsun nefes alıyo ve parası var.. Ee abi sen bu kızı hiç düşlemiyosun bile, ee abi ne yapayım yaş geçiyo, evleneyim çoluk çocuk sahibi oluruz artık aşkta bi zahmet arkamızdan gelir... Biraz daha derin gözlemler yaptığımda dumur katsayım artar bir oranda ilerliyor... Ee peki kızım hani aşk üzerine o kadar kitap okudun, aşık olmayı merak ettiğin için o kadar film izledin hiç mi bi şey öğrenemedin. Ama şekerim, etrafımdaki tüm arkadaşlarım evlendi benimde biran önce evlenmem lazım,,, -ee yani bu sidik yarışı o zaman,, - yok kendini tatmin sanatı,, kendini iyi hissettirecek bir duygu..


Yaşadığımız zamanın biraz gerisine baktığımızda, eskiden insanlar; kadın ve erkeğin toplumdaki yasal birleşmesini tescil ettirmek için evliliği seçiyorlardı. Yani biraz daha açacak olursak, eskiden el ele bile tutuşmanın inanılmaz zor olduğu ortamlarda yurdum insanı evliliği fizyolojik bir tatmin olarak seçmekte idiler. İşte o yüzden görücü usulü diye teknik bir terim hayatımıza girmiş.. Yada çocuk sahibi olmak.. Eskiden evlenmeden çocuk sahibi olmak zorluk derecesi a plus olan bir eylemdi. İşte bu nedenle evlilik dışı çocuk diye bir terim sosyal hayatımızda yer almakta... Ee peki şimdi yaşadığımız çağ eskiye oranla çok değişti ve şimdi insanlar evlenmedende fizyolojik ihtiyaçlarını giderebiliyor ve çocuk sahibi olabiliyor lar... Peki hal böyle iken niye ve neden evlilik açı bir toplumuz.

Evliliklerin kaçı gerçekten evlilik... Gerçi hoş, gerçek evliliğin tanımı nedir onu bile bilmiyorum. Aşk mı? Zannetmiyorum, aşk; özlemek, elde edememenin verdiği bir ihtiras saplantısı iken evlilik ile bağdaştırılamaz. Ee peki evlilik aşkı öldürmez mi? Hemde nasıl,,,!!! Eğer toplumumuzdaki evlilik gerçekten bir sapkınlık değil se,, o zaman bu insanlar neden boşanıyorlar... Ee işte ben aradığım aşkı bulamadım,, yada birbirimizi deliler gibi seviyoduk ama daha sonra birbirimizden nefret etmeye başladık. Bunlar sapkın ve değişken ruh halinin toplum baskısını yedikten sonra yapmış olduğu hareketin ahvalinden duyulan pişmanlığın bir itirafı değil de ne!!!

Eee peki evlenmeyip ne yapalım diye sorabilirsiniz. Niyetiniz ve isteğinizde samimi ve açık olun. Eğer amacınız bastırılmış cinsel duygularınızı açığa çıkartmak ise toplum buna izin veriyor artık gidin çıkartın evlenmeyin. Yada sadece çocuk sahibi olmak istiyorsanız ona da izin var,, yok sadece bir kişi ile uyumak istiyosanız onu da yapabiliyorsunuz artık... Peki şimdi bu sorunun cevabını mantıken bende bulamıyorum... Yardım edin Nolur ----Neden evlenmeliyim?


www.twitter.com/ulashalit

Şerefinize


UHK...

Face mi Twitt mi?

Twitter hayatıma çok kısa bir süre önce girmesine rağmen bende inanılmaz bir etki yaratmış bulunmakta.. Facebook'un amacının ilk çıkış noktasından daha uzak bir işlevde gelişmekte olduğunu düşünenlerdenim. Tabii türk insanındaki merak duygusu arttıkça face'in bu ülkedeki popülaritesi tavan yapmakta. Sırf sosyal bir dedikodu ve resim ekleme sitesi olmaya yaklaştığından mıdır bilemem ama facebook'un fazlasıyla yerelleştiğini düşünüyorum. Ve facebook'u silmeyi etraflıca düşünenlerdenim. Twitter da buluşmak dileklerimle.. www.twitter.com/ulashalit

Şerefinize...

UHK...

14 Kasım 2009 Cumartesi

Kapanan Yollar, Açılan Yollar...

Evin yolu üzerinde ki bir kavşağı belediye yol çalışması nedeniyle iki ay kadar kapatınca çok sinirlenmiştim. Dün şunu farkettim ki yol kapandığından beri alternatif iki yol daha öğrendim ki bu yollar çok daha kısa ve trafiği az yollar. Bazen önümüzde kapanan yollar(kapılar) yeni yeni daha iyi yollar(kapılar) bulmamızı sağlıyor. Bunuda hayattan bir örnekle birkez daha görmüş oldum. Ne güzel.

Türkler ve Açık Büfe

Dün akşam Ulaş'la kıbrıs resepsiyonundaydık. 26. kuruluş yıldönümü kutlanıyordu. Biz çok eğlendik. Çok sıkılacağımızı düşünerek gitmiştik, hatta başlarda kendimizi baya kastık. Sonra etrafı iyice gözlemleyince farkettik ki herkes açık büfelerin kuyruklarına çoktan girmiş. Tüm protokol ordaydı, hatta davetliden çok koruma vardı diyebilirim. Koca koca adamlar kuyruklara girmiş tabaklarını doldurmaya çalışıyordu, sanki bikaç gündür birşey yemeden bugünü bekliyorlardı. Çok az bistro masa olduğundan herkes aldığını ayakta yemek zorunda kaldı. Pirzola alıp bir eliyle tabağı tutup diğer eliyle eti kesmeye çalışanlar bile vardı. Bizde kasıntılığı bırakıp ortama ayak uydurduk ve salonun 4 bir yanında kurulan büfelere saldırmaya başladık, şurda hellim var yok yok burda daha güzel birşey var tatlıda deneyelim derken iki saati büfe büfe dolaşarak bitirdik. Diğer herkeste bizim gibi bitirdi tabi.

Bir söz vardır insanın herşeyi değişir ama yemek yeme alışkanlığı değimez diye, bunun doğruluğunu dün kendi gözlerimle görmüş oldum. Türk milleti olarak beleş yemek bulunca nasıl bir hale büründüğümüzü yani.

09 Ekim 2009 Cuma

Ruhunu Kayebeden Bir Nobel

Bu sene ki nobel ödülleri gösterdi ki; nobel artık ruhunu kaybetmiştir. Dünyanın çeşitli ülkelerinde işgalci konumunda bulunan ve hala birçok savaşı devam ettiren bir ülkenin başkanına barış ödülü veriliyor. Ne kadar komik değil mi. Başkan olalı neredeyse bir yıl olacak ama bu süre içerisinde barışla ilgili hiçbir seçim vaadini tutmayan bir adama nasıl olurda nobel barış ödülünü verirler anlamıyorum. Iraktan çekileceğini söylemişti, çekildi mi? Hayır. Çevreyle ilgili birçok sorunu çözeceğini söylemişti, çözdü mü? Hayır. Nükleer silahlanmayla ilgili sorunları çözeceğini söylemişti, çözdümü? İranı uyarmaktan başka hiçbirşey yapmadı, tüm abd başkanlarının yaptığını yani yine kendi silahlarına bakmadan diğer ülkelerin silahlanmasına karıştı yani. Daha kendi ülkesinin vatandaşlarına verdiği sağlık sorunlarını çözme sözünü bile tutmadı ki, bu da benim için bir barış konusudur. Peki bu adama nasıl olurda barış ödülü verirsin. Bundan sonra verdiğin ödülün ne önemi kalır?

Birde edebiyat ödülü var tabi ki. Romanya asıllı bir almana yani herta müllere verilecekmiş bu sene ödül. İlk defa duyuyorum ismini ve etrafımda kime sorsam benim gibi ilk defa ismini duymuş. Belki orhan pamuku kim biliyordu onada verdiler diyebilirsiniz ama orhan pamukun yinede uluslararası edebiyatta bir bilinirliği hatta bütün kitaplarının birçok dil çevirisi var. hera müllerin bir kitabını bilen bulamadım türkçeye çevrilmiş mesela. Zaten politik yönü olmayan kimseye verilmiyordu bu ödül ki bu sene iyice perçinlenmiş oldu. Herta müllerde öğrendiğim kadarıyla doğduğu ülke olan romanyadan malum nedenlerden ötürü çıkmak zorunda kalmış. Benim bu konuda bir düşüncemde bu sene almanlara verilmesinin edebi açıdan almancanın çok önemsenmemesi ve almanların bu konuda çok alıngan davranmaya başlaması üzerine onlara bir jest olabileceği fikri.

Sadede gelirsek; bu ödül zaten anlamını ve ruhunu yitirmeye başlamıştı ama bu sene iyice bu perçinlenmiş oldu. Böyle bir evrensel değerin böyle amaçlarda kullanılması insanlığın geleceği açısından gerçekten çok kötü ve düşündürücü.

05 Ekim 2009 Pazartesi

Futbol:Çorba

Dünya kupası ve yine Türkiye yok!!! Maalesef diyemiyorum çünkü Türkiye dünya kupasına gitmeyi hak etmedi. Bu işler öyle amansızla, amanlıyla, inanmışla, maşallahla olmuyo maalesef. Şimdi bazı yorumları okuyorum onlarda Türkiyenin elemelerde oynadığı futbol gibi acayip. Efendim biz gitmezsek dünya kupasının tadı tuzu olmazmış. Doğru, sistemsizlik içinde abuk sabuk bir futbol oynayıp birazda duygu depreşmesiyle kazanılan ilginç ve anlık başarılar olmayacak.

2002 dünya kupasından sonra (ki o kupayı almamız gerekirdi kesinlikle bir başarısızlıktır) ulusal futbol takımımız nasıl bir uzun dönem plan yaptı. Bu planlar dahilinde futbol takımı şu anda hangi sistemi oynuyor... Milli takımda oynayan kaç futbolcumuzu yurtdışına ihraç edebilmişiz... Milli takımda fazlasıyla Türk maalesef... Zihniyet anlık, günlük, haftalık... Uzun dönem bir plan olmadığı gibi futbolumuza akan büyük paralara rağmen sürekli bir gerileme var.
Bakın Türkiyenin 8. harikasınıda eli yüzü biraz düzgün bir hollanda kasaba takımı darma dağan etti. Demek ki başarısızlık kümülatif.

Bir de size şunu sormak istiyorum, siz ispanyolsunuz veya ingiliz canınız sıkıldı pazar günü uyduyu açıp Türkiye süper liginden maç izlermisiniz? Sadist olmanız lazım. Saçma bir lig, saçma bir futbol anlayışı, saçma sapan hakemler, saçma sapan yönetimler sonra Arda Messi den iyimi? Ben de Maradonadan daha iyiydim ama siz bakmayın elimden tutan olmadı.

Yani demem o ki salak koyuna salak çoban yeter. Biz koyunluktan memnunuz boşverin bize yön verenlerde köylü kurnazı olmuş çok mudur...

Şerefinize...

UHK

29 Eylül 2009 Salı

Bu Nedir?

Biri bana bu resimdekinin ne olduğunu açıklayabilir mi? Hayatımda izlediğim en berbat klip buydu herhalde. Nil Karaibrahimgil'den Duma Duma Dum diye bir şarkının klibi. Farklı olmuş dicem, diyemiyorum ne desen faidesiz, bir daha hiç bir yerde karşılaşmayayım mümkünse.

28 Ağustos 2009 Cuma

Futbol= Güç veya Yetenek?

Türkiye'nin neden futbolda başarılı olamadığını düşünüyordum da şunu farkettim, hem kulüp bazında hemde ülke bazında sürdürülebilir bir başarımız gerçekten yok. Futbolla pekde ilgili değilim ama bu sene kulüplerimizin yaptığı transferlere bakıyorumda hep yetenek bazında değerli futbolcuları transfer etmişler. Aslında bu sene yapılan konfederasyon kupası finallerini izleseler baya fikir sahibi olurlardı kulüp yöneticileri. Özelikle Amerikanın başarısı çok ilginç. Futbolla bu kadar az ilgilenen bir ülke nasıl oluyorda ispanyayı mısırı yenip finale kadar çıkıyor? İşte bunun cevabını arasalar belki birşeyler öğrenebilirlerdi bizimkiler. Bu son konfederasyon kupası finali gösterdiki yetenek kadar fiziksel kondisyonda çok önemli. Son derece yetenekli futbolculardan oluşan kadrolarına rağmen Amerika'ya yenilen ispanyollar ve mısırlılar bunun kanıtı. Dünyanın parasını verip yıldız isim transfer edeceklerine ellerindekileri iyi besleyip kondisyonda tutsalar cılız ama yetenekli oyuncular sahip avrupa takımlarını ezip geçecekler aslında bizimkiler. Her alanda bilimi kullanmasını çok iyi bilen Amerikalılar futbolda bile araştırmalar yapıp bu sonuçları uygulayarak başarılı oluyorlar ya onlara da helal olsun diyorum.

25 Ağustos 2009 Salı

Delikanlı Olmak

Delikanlı olmak; küçüklerini sevmek, büyüklerini saymaktır. Delikanlı doğulacağı gibi pekala delikanlı da olunur. Delikanlı adam inatçıdır, duygusaldır kısaca adam gibi adamdır.

Delikanlı sevmektir; yeşili, maviyi, insanı, hayvanı sevmektir. Delikanlı adam güvenilirdir; kimseyi satmaz, yarı yolda bırakmaz. Delikanlı korkusuzdur; gözünü kırpmaz, her türlü zorluğa en önde gider. Delikanlı adam vatanseverdir; vatanını, bayrağını, milletini sevendir. Delikanlı kesindir; kuşkusuzdur, alengirli değildir. Delikanlı manevidir; para pul, şan şöhret için yaşamaz, hiçbir şey için kıçını başını oynatmaz. Delikanlı adam çalışkandır; her gün ölecekmiş gibi çalışır, üretir, düşünür. Delikanlı inançlıdır, inanandır, dua edendir. Delikanlı duyarlıdır; çevresi için insanlar için panikleyendir. Delikanlı adam şairdir, şiirdir, sazdır, sözdür. Delikanlı adam şereflidir, yüksek haysiyete ve namusa sahiptir. Delikanlı adam ışıktır; ışığı ile güneşi aydınlatandır. Delikanlı vicdanlıdır; çekip gitmez, düşmüşe vurmaz, zordakini görür. Delikanlı adam nefes’tir; iradelidir, nefsine hakim olandır.

Delikanlı adam da olur, kadın da. Delikanlı gençte olur, yaşlıda. Delikanlı adam siyahta olur, beyazda. Kısaca delikanlı adam; adam gibi adamdır.

Yahu Allah aşkına biz kaç kişiyiz…


Şerefinize...

UHK

20 Ağustos 2009 Perşembe

Sarıyer'den Beykoza...

Gündem yazmak istemiyorum ama bayramlıklar hevesli… Şimdi İstanbul için yeni bir proje olan!!! üçüncü köprünün yapımına başlanacakmış. Köprü projesi için planlanan güzergah Beykoz ile Sarıyer bölgelerinden geçecekmiş. Köprü projesinin amacı İstanbul’un yoğun trafik sorununa alternatif bir çözüm yaratmak imiş…

Kesinlikle şunu söylemeliyim ki; İstanbul’un trafik yoğunluğunu yaratan populasyonun yüzde birinin bile kullanmayacağı bir güzergah bu güzergah. Dahası, İstanbul’da içine edilmemiş karşılıklı yeşil alanları barındırıyor bu güzergah. Ayrıca yapımı planlanan bu köprü İstanbul’un su ihtiyacını karşılayan kaynaklara çok yakın. Doğal olarak İstanbul bu köprü ile ekolojik olarak yeni bir tehdit ile karşı karşıya kalacaktır.

Şimdi bu köprünün İstanbul’un trafik yoğunluğu ile pek bir alakası olmadığını anlayabiliyorum. Ama mesela, bu köprünün yapımından sonra boğazın her iki yakasındaki yeşil alanlar imara açılacak mı? Acaba, bu köprü inşaatını hangi firma üstlenecek? Acaba, köprü güzergahı üzerinde bulunan toprakların sahipleri kim? İşte bakın bunları bilmiyor ve anlayamıyorum.

Televizyonlara bakıyorum acaba diyorum bu köprü ile alakalı olarak kim konuşacak. Kim sesini yükseltecek diye bekliyorum. Pek fazla bir şey yok.. Bu ve bunun gibi toplum yaşamını ilgilendiren her proje gerekçeleri ile toplumu oluşturan bireylere anlatılmalıdır. Tartışarak olgunlaşmayı ve doğru kararlar vermeyi her konuda önemsiyorum. Evet hızlı olalım, çağda olalım ama gözlerimiz bağlı değil…


Şerefinize

UHK...

18 Ağustos 2009 Salı

Run Bolt Run


18 Ağustos günü Berlinde yapılan Dünya atletizm şampiyonasında 100 metre erkekler finalinde gözlerime inanamadım. Evet herkes gibi benimde favorim doğal olarak Bolt'tu. Ama esas sürpriz Bolt'un; kırılamaz, geçilmez denilen dünya rekorunu yaklaşık 9.69'dan 9.58'e taşıması idi. İnanamadım bu adam bilgisayarlar programlarına kafa mı tutuyor? Önceki rekordan sonra bilgisayarlar en iyi hava koşulunda en iyi çıkış ve en iyi hızlanmayı baz alarak bu rekorun egale edilmesinin mümkün olmayacağını söylüyorlardı. Ama oldu... Bolt imkansız diye bir şeyin olmayacağını tüm dünyaya gösterdi. İşin keyifli olan yanı Bolt koşarken bir yandanda kendi dünya rekorunu salise salise dev kronometre ekranından takip etti.


Usain Bolt'u izleyince hep şu soru aklıma geldi yahu bu adam daha bir iki ay öce trafik kazası geçirmedi mi? Arabasıyla takla atmadı mı? İnanılmaz bir gelişim hemde çok kısa bir süre içerisinde. Şimdi Alman basını bu rekor için doping söylentileri çıkardı bile. Ama Bolt'un hocası şunu söylüyor biz bu rekoruda geliştireceğiz. Herkes konuşa dursun ama sen koş Bolt koş...



Şerefinize...


UHK...


Contact